Barroy Ailesine Devam: Beyaz Deniz, Roy Jacobsen

Beyaz DenizGörülmeyenler romanını okuduktan sonra devam romanı olan Beyaz Deniz‘i aldım. Barroy ailesinin ve Ingrid’in hayatını merak ediyordum. Küçük adalarında sığ bir hayat yaşamaktan sıkılan Ingrid’in hayatını.

Yıl 1944 olmuştur. Çalışmak için adadan ayrılan Ingrid, şimdi genç bir kız olarak adaya geri dönmüştür. Annesi ve babası ölmüş, halası ise hastanededir. Ingrid, adada tek başına doğanın zorlu gücüne  karşı yaşamını sürdürmeye çalışır.

İkinci Dünya Savaşının vahşetini ve acılarını küçücük adasında yaşar Ingrid. Gemileri bombalandığı için adaya vuran askerlerin yüzen cesetleri, adasını ziyarete gelen Nazi subayları, onlardan yediği darbeler……

Ölümden kurtardığı asker, onunla yaşadığı güzel anlar ve aşk. Onu korumak için göze aldığı tehlikeler ve geçirdiği ağır depresyon.

Bütün bunlar gerçek mi yoksa depresyondaki Ingrid’in hayal ürünü mü? Bunu kitabın sonuna kadar anlayamıyorsunuz.

İkinci Dünya Savaşının Norveç’in küçük adalarındaki etkisini okuyorsunuz kitapta. Naziler, dokundukları her bölgenin hayatını nasıl yakıp yıkmışlar, bir kez daha görüyorsunuz. Bu defa Ingrid’in gözüyle…

Ben merakla, keyifle okudum kitabı. Küçük hacimli ama derinden etkileyen konusu olan bir kitap.

Keyifli okumalar…..

 

Reklamlar

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi; Ayfer Tunç

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi ekitaplar by Ayfer TunçMemleketimden İnsan Manzaraları” sözünü çok severim Nazım Hikmet’in. Bu kitaba tam uyuyor.

Ayfer Tunç’u ilk defa okudum. Arkadaşım Handan’ın (Er) baskısı ile…. Handan tavsiye etti kitabı, ben alıp okumayı savsaklayınca kendi kitabını getirdi ve oku dedi 🙂

Kitap ilk sayfadan itibaren sürüklüyor insanı içine. Pek çok insanın hayatına konuk oluyorsunuz okurken. Stephen King’in anlatım tarzına benzettim yazarın anlatımını. Stephen King, kitabında yer alan karakterlerin tüm yönlerini anlatır, her okuduğunuz karakteri sanırsınız ki kitabın kahramanı o. Bu kitapta da tüm karakterler kitabın kahramanı gibi anlatılmış.

Bir Karadeniz şehrinde bulunan ruh sağlığı hastanesi çevresinde dönüyor anlatım. Hastanenin en dikkat çeken yönü, denize sırtının dönük olmasıdır. (Burada Mina Urgan’ın bir sözünü hatırladım. “Biz sırtımızı denize vererek otururuz hep” demiş Urgan.) Tasarlayan mimar, daha sonra hastaneye ek yapılabilsin diye böyle yapmış. Bu nedenle denize dönük tarafta hiç penceresi yoktur binanın.

Kitapta onlarca farklı profilde karakter var. Yazar öyle güzel gözlemlemiş ki insanları, öyle ince ayrıntılar vermiş ki, oya gibi işlemiş özelliklerini. Çevremizde de her an karşılaşabileceğimiz karakterler.

Hastane hakkında kitap yazmaya kalkışan ve bir türlü ilk cümlesini bile yazamayan, çıkarlarına düşkün Başhekim Demir,

Kocası işten gelir gelmez antrede üstünü çıkarttırıp banyoya gönderen temizlik hastası Sevim,

Sözde hep önemli işleri olan annesi tarafından, hastanede kalış süresi sürekli uzatılan edebiyat düşkünü yakışıklı Barış,

Sürekli kek yapıp  (arada bir kekin içine esrar da koyar) hastanede dağıtarak, kocası tarafından terk ediliş hikayesini defalarca anlatan nöropsikiyatr Neriman,

Kendini memleketine adayan, pek çok genci burs vererek okutup memlekete kazandıran, kızı dönemin ilk hakimlerinden olan Emrullah Bey, (halkın düşüncelerini kendi çıkarlarına göre yönlendirmek isteyen kimi siyasiler, Emrullah Bey’in ilerici kişiliğinin gelecekte sağlam bir  örnek oluşturmasından rahatsızlık duyduğu için kendisi hakkında karalama kampanyası başlatıyorlar),

90 yaşına rağmen halen çevresinde büyük saygı uyandıran, ilk kadın hakimlerden olan Türkan Hanım,

Varını yoğunu çocukları yurt dışında okusun diye harcayan ve kendisi yapayalnız yokluk içinde ölen Şekip Sami Bey,

Daha kimler yok ki kitapta…….

Tam bir “Memleketimden İnsan Manzaraları”

Okunması gereken güzel bir kitap bence.

Keyifli okumalar…….

 

 

 

Farklı Hayatların Kitabı: Görülmeyenler, Roy Jacobsen

Geçenlerde sosyal medyada beğendiğim bir yazı okumuştum. Sizlerle de paylaşayım.

“İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir.”  Descartes

Her kitabı okuduğumda, farklı hayatlar, farklı kişiler tanıyorum. Bu kitapla da bilmediğim hayat tarzlarını öğrendim.

Norveç’in, her birinde bir ya da bir kaç ailenin yaşadığı adacıklarında yaşam zor koşullarda yürütülüyor. Aileler, balıkçılık ve çiftçilikle geçiniyor. Adanın ekim dikim alanı sınırlıdır. Ekime uygun olmayan alanları ehlileştirmek, taştan ve sert bitkilerden arındırmayı gerektiriyor ki bu büyük bir çaba istiyor.

Barroylar,  kendi adasında yaşayan bir aile. Ailenin, 1913-1928 yılları arasındaki yaşamları anlatılıyor kitapta. Kitabın ana karakteri Ingrid’in hayatını 3 yaşından itibaren okumaya başlıyoruz.

Ingrid, babası, annesi, dedesi ve halası ile yaşıyor adalarında. Her birinin farklı hayalleri var. Adada yaşayanlar çok küçük yaşlarda kürek çekmeyi, balık tutmayı, balık temizlemeyi öğrenmek zorunda.  Kışlar çok çetin geçtiği için tek uğraş hayatta kalabilmek. Yiyecek ve yakacak en büyük ihtiyaç.

Okula gitmek için anakaraya gitmesi gerekiyor Ingrid’in. 15 gün okulda yatılı kalıyor, 15 gün evinde kalıyor. Okulun ilk günü öğretmen tüm öğrencilerine yüzme dersi veriyor. Adada yaşıyorsanız, hayatta kalmak için yüzmeyi öğrenmek zorundalar çünkü. Okulda Nelly ile tanışıyor ve uzun sürecek dostlukları başlıyor.

Adalara çok nadir misafir geliyor. Gelen misafirler, Barroyların hayatında önemli rol oynuyor. Aileye yeni hayatlar katılıyor, ayrılıklar oluyor.

Kitabı, Yapı Kredi Yayınevinde görmüştüm. Devam kitabı da vardı ama bu kitabı seversem gidip alırım diye düşünüp almamıştım. Kitabı bitirince ilk işim devam kitabı Beyaz Deniz’i aldım. Ingrıd’in hayatını merak ediyordum çünkü.

Bir solukta okudum.

Beyaz Deniz’i sonra anlatayım.

Keyifli Okumalar…..

 

 

 

Aşkın ve Sadakatin Romanı: Bube’nin Sevgilisi, Carlo Cassola

Bube'nin Sevgilisi Carlo CassolaBazı kitaplar vardır, başlarsınız okumaya, biraz soluk alayım dersiniz ki bir bakmışsınız kitabı yarılamışsınız. Bu kitap öyle oldu benim için.

Kitap iki gencin aşkını ve sadakatini sorgulama üzerine kurgulanmış ancak arka planda pek çok toplumsal olay içerisinde buluyorsunuz kendinizi. Tarihi ve toplumsal olayları roman formatında okumayı hep sevmişimdir.

İkinci dünya savaşı sonrası İtalya. Savaş bitmiş ama halen iki karşıt görüş kıyasıya düşman birbirine.

Mara, İtalya’nın yokluk içindeki bir köyünde yaşayan 16 yaşında genç bir kız. Sıkıcı köy hayatından bir gün kurtulmak en büyük hayali. Sıkıcı geçen günleri, bir gün evlerine gelen ziyaretçi ile hareketlenir. Bube, Mara’nın cephede ölen direnişçi abisi Sante’nin yakın arkadaşıdır ve aynı zamanda direnişin kahramanlarındandır.  Ölen arkadaşının ailesini ziyaret etmek üzere Mara’lara gelir. Komünist partisi üyesi olan babası Bube’yi çok sever. Annesi ise oğlunun ölümüne neden olan olayların sorumlusu olduğunu düşündüğü için parti üyelerine tepkilidir, bu nedenle Bube’ye kötü davranır.  Mara ise ilk görüşte aşık olur Bube’ye.

Ancak, Bube’nin büyük bir sorunu vardır. Siyasal  karışıklığın olduğu o dönemde Bube ve partizan arkadaşları kiliseye gitmek ister. Papaz,  onları boyunlarındaki kırmızı fularları nedeniyle  kiliseye almak istemez ve aralarında tartışma çıkar. Tartışmayı gören faşist bir çavuş, olayı sorgulamadan Bube’nin arkadaşını öldürür. Bube’de, o sırada olay yerinde bulunan çavuşun oğlunu öldürür. Parti, Bube’nin teslim olmamasına ve Fransa’ya kaçırılmasına karar verir ve böylelikle Bube’nin sürgün hayatı başlar.

Mara, Bube’nin gidişinden sonra kentte iş bulur ve orada yaşamaya başlar. Şehir hayatı farklıdır. Mara, kentte biriyle tanışır ve Bube’yi daha az düşünmeye başlar.

Mara ile Bube’nin aşkı nasıl sonuçlanacak? Bube, seçim sonrasında çıkarılması planlanan aftan yararlanabilecek mi?

Bube, sürgün ve daha sonraki (Fransa siyasi suçluları sınır dışı eder ve Bube yakalanarak hapse gönderilir.) hapis döneminde yaptıklarını sorgular. Köydekiler, kendisini kahraman ilan edip, sürekli olarak onu olayların önüne sürmüşlerdir. Bube güçlüdür, Bube döver onu, Bube halleder bu işi …….. Bube babasız büyümüştür ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyecek rol modeli olmamıştır.

Bube için hapis hayatını katlanılır kılan tek şey Mara’nın sevgisidir.

Yazarın sade ve akıcı dili sizi olayların içine öyle alıyor ki karakterleri yanı başınızda hissediyorsunuz. Kendinizi karakterlerle özdeşleştirmeye başlıyorsunuz farkında olmadan. Kitabı okuduğunuzda savaşın, hoşgörüsüzlüğün,  farklı görüşlere tahammül edememenin toplumlarda nasıl büyük acılara neden olduğunu bir kez daha görüyorsunuz.

Sadeliği, akıcılığı, bir o kadar da derinliğiyle, son zamanlarda çok severek okuduğum ve etkilendiğim bir kitap oldu Bube’nin Sevgilisi.

Keyifli, okumalar…

 

 

 

 

 

Avcının Notları, Ivan Turgenyev

 

Avcının NotlarıRus edebiyatını çok severek okurum. Uzun uzun anlatılan olaylar sizi çeker romanların içine.

Turgenyev’i Babalar ve Oğullar kitabı ile tanıdım. Bu kitapla ilgili görüşlerimi bir başka yazımda belirtmek istiyorum..

Avcının Notları, kısa öykülerden oluşan bir kitap. Yazarın Oryol bölgesinde çıktığı av gezileri sırasında  gözlemlediği soyluları, toprak sahiplerini, yoksul köylüleri, köy hekimlerini, malikânelerdeki yaşamı anlattığı öykülerden oluşuyor.

Öykü okumayı çok tercih etmiyorum. Her defasında yeni kişileri, yeni olayları kısa kısa okumak yoruyor beni. Buna rağmen bu kitaptaki öyküleri çok beğenerek okudum. Bazı karakterler çoğu öyküde olduğundan, kitabın toplamında roman okumuş gibi hissediyorsunuz. Özellikle abartısız, süslemesiz,  her şeyi olduğu gibi gösteren anlatıma hayran kaldım.

Turgenyev, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Annesi, eğitimli bir çiftlik sahibi, babası süvari albayıdır. Annesi eğitimli, kültürlü birisidir ama bir o kadar da sert ve acımasızdır. Toprağını işleyen köylüleri acımasızca cezalandırabilen bir kadındır. Turgenyev’in öykülerinde epeyce sert karakterli  çiftlik sahibi kadın görüyoruz. Belli ki annesini anlatmış.

Onu üne kavuşturan ilk yapıtıdır “Avcının Notları”. Toplamda 25 öykü içeriyor. Öykülerin konularını; toprak ağalarının tutumları ve köylünün acınası durumdaki yaşayışından seçer.  Bu durum otoritelerin pek hoşuna gitmez ve öykülerinin yayınlanmasının sonrasında tutuklanır, Petersburg’da 1 ay hapis yatar, 18 ay süreyle de Spasskoye’de zorunlu ikamet cezası alır.

Toprak sahiplerinin acımasız uygulamaları ve köylülerin sefil hayatıyla sıklıkla karşılaşıyorsunuz öykülerde. Ama fark ettiğim bir husus oldu kitabı bitirdiğimde. Kitabı okurken hiç ağlamamıştım. Hiç abartılı bir duygu yüklememiş öykülerinde yazar. Durum neyse onu anlatmış. Tabi ki okurken içiniz çoğu zaman öfkeyle, acıyla doluyor ama ağlatacak kadar değil.

Kitabın farklı yayın evlerinden basımı bulunuyor. Her yayın evi farklı sayıda öykü seçip basımını yapmış.

Daha önce Rus Edebiyatından epeyce kitap okumama rağmen, Rusların geçmiş yaşantıları hakkında en çok izlenim edindiğim bir kitap oldu Avcının Notları. Yazar, her kesimin resmini çekmiş öykülerinde.

Çok beğendim ben kitabı.  Yolculuklarda çantanızda bulundurabileceğiniz bir kitap.

Keyifli okumalar….

 

Tutkunun Romanı: Leyla Gencer, La Diva Turca, Zeynep Oral

 

Leyla Gencer Tutkunun RomanıÜlkem beni hatırladı…

Bütün dünyanın, “La Regina (Kraliçe)”, “La Diva Turca”, “Korsanların Kraliçesi”, “Boğazın Kızı”; Muhsin Ertuğrul’un “İki Gözüm Kızım”  dediği Primadonna Leyla Gencer söylüyor bu sözü.

Leyla Gencer, Polonyalı bir anne ile Safranbolulu bir babanın kızı olarak dünyaya geliyor. Çocukken, büyük bir yazar, tiyatro sanatçısı, ünlü bir balerin ya da müzisyen olmayı düşlüyor. Düşlerinin tümünü kapsayan bir seçim yapıyor Leyla. Opera sanatçısı oluyor. Tabi ki bilmiyor o yaşlarda dünyaca ünlü bir primadonna olacağını.

Sesini her dinleyen büyüleniyor. Konservatuvara girdiğinde “Eyvah, kız kantocu oluyor” diye kıyametler kopuyor. En çok da eşinin babası karşı çıkıyor bu işe. Ama eşi İbrahim Gencer hep destekliyor Leyla’yı. Çünkü Leyla’nın müthiş sesinin farkında ve değerlendirilmesi gerektiğine yürekten inanıyor. Muhsin Ertuğrul da en büyük destekçisi oluyor Leyla’nın.

İstanbul Belediye Konservatuvarına giriyor. O sıralar konservatuvarın gelmiş geçmiş en iyi hocaları Bayan Gelenbevi, Cemal Reşit Rey ve Muhittin Sadak ile çalışması şansı oluyor Leyla’nın. Daha sonra Ankara’da Muhsin Ertuğrul ile yolları kesişiyor.

Onu dinleyenler, dünyaya açılmalı bu ses diyor.  Ve…. zaman geliyor ki tüm dünya tanıyor bu sesi.

Artık tüm dünya onu, opera’nın Madam Butterfly’ı, Aida’sı, Tosca’sı, Violetta’sı, Leonora’sı, Lucia’sı, Anna Bolena’sı, Kraliçe Elizabeth’i, Norma’sı, Lady Macbeth’i, Alceste’si olarak tanıyor…….

Leyla Gencer’i Diva yapan sadece sesi değil. Azmi, tutkusu, disiplinli çalışması ve hiç yılmaması onu Diva yapan. Pek çok opera eseri, onunla ilk kez sahnede oynanıyor ve hak ettiği üne kavuşuyor.

Leyla Gencer’e, “Leyla, önünüzde uzun bir meslek yaşamı olacak…. Gelin adınızı değiştirelim, size İtalyan bir ad bulalım” diye ısrar ediyorlar. Her defasında “Hayır, böyle bir şey söz konusu değil, benim adım Leyla, Leyla Gencer, benim ailem Safranbolulu, benim kökenim Anadolu” diyor.

Başta İtalya olmak üzere çeşitli devletler pasaport vermek istiyor, sırf işi kolaylaşsın diye. Hep karşı çıkıyor buna. Sadece bir pasaport taşıyor, Türk pasaportu.

Zeynep Oral, bu kitabı yazmak için beş yıl boyunca Leyla Gencer’in yanına Milano’ya gidip gelmiş ve onunla zaman geçirmiş. Bu kitabın, Leyla Gencer’in ülkemizde tanınmasında epeyce katkısı olduğunu düşünüyor yazar, bence de haklı bu konuda.

Dünyaca ünlü primadonna Leyla Gencer, yıllar sonra hak ettiği itibarı görmeye başlar ülkesinde. İşte o zaman en başta belirttiğim sözü söyler Zeynep Oral’a. “Ülkem beni hatırladı. Ölecek miyim acaba”

Zeynep Oral, harika bir biyografi hazırlamış, Leyla Gencer’i her yönüyle tanıtmış bizlere. Epeyce emek harcandığı belli. Yazarın emeğine sağlık.

Bu kitaptan yola çıkılarak, metin ve senaryosu Zeynep Oral tarafından yazılan, yönetmenliğini Selçuk Metin’in yaptığı  ‘Leyla Gencer: La Diva Turca‘ belgeseli çekilmiş. İstanbul Kültür Sanat Vakfının yapımcılığını üstlendiği filmin ilk gösterimi İstanbul Film Festivali 2019 da yapılacakmış.

Ben çok keyif alarak okudum kitabı. Sizin de keyif almanız ümidiyle…….

 

 

 

 

 

 

Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Erlend Loe

Bildiğimiz Dünyanın SonuDaha önce okuduğum ve beğeni ile bahsettiğim “Doppler” kitabının ikincisi “Bildiğimiz Dünyanın Sonu”.

İlk kitapta Doppler, paralı ve prestijli olan işini, herkesin imrendiği ailesini, muhteşem evini kısacası çok başarılı ve harika görünen yaşantısını bırakarak ormana yerleşir, orada arkadaş olduğu yavru geyik Bongo ile yeni bir yaşama başlar. Daima başarılı olmaktan, mükemmel hayattan bıkmıştır çünkü.

Bu kitapta, ormanda geçirdiği yıllar sonrasında ailesini özlemeye başlar ve evine dönmeye karar verir. Bongo’yu barınağa bırakır ve evinin yolunu tutar.

Evini ilk gördüğünde şaşkınlıkları başlar. İlk olarak evin maviye boyandığını görür ki geçmişte mavi renk karısıyla hiç tercih etmedikleri bir renktir.

İkinci olarak, posta kutusunun üzerinde kendi adı olan Andreas Doppler değil, Egil Hegel yazılı olduğudur. Evinde ters giden bir şeyler vardır.

Evini dışarıdan gözetlemek için evin arka bahçesindeki ağaca tırmanır ve oraya yerleşir. Ailesini ve yaşantılarını oradan gözlemler. Çocukları büyümüştür ve karısı başka bir adam ile yaşamaktadır. Herkes hayatından memnun görünmektedir.

Ailesini geri kazanmak için türlü yollar dener.

İlk kitap Doppler’i çok beğenerek okumuştum ama bu kitaptan aynı keyfi aldığımı söyleyemeyeceğim. Biraz zorlama ile yazılmış gibi geldi bana.

“Hafiflemiş ve özgür hissediyordu kendini. Gerçekten özgür. Borcu yoktu, işi yoktu, yükümlülükleri yoktu. Sadece kendisi vardı. İyisiyle kötüsüyle. Ve güzel bir geyiği. Vergi dairesinin bisiklet parkına bağladığı Bongo’yu çözdü ve durup üst katlara baktı.

Her yerde toplantılar yapıldığını varsayıyordu; bu toplantılar ki, hem araştırmalar hem de deneyimler sonucu yalnızca yersiz olmakla kalmıyor, doğrudan verimi de baltalıyordu.

Bongo’ya tırmanırken yüzüne bir gülümseme yayıldı. Artık bu hayattan elini eteğini çekiyordu.” Arka Kapak Yazısından

Doppler’in orman sonrası hayatını merak edenler için okunabilir bir kitap.

Keyifli okumalar…..