Gerçek Bir Yaşam Hikayesi, Sonny Boy, Annejet van der Zijl

SONNY BOY ( )Kitabı okumadan önce yazarın adını hiç duymamıştım. Kitabı Nazan Abla doğum günü hediyesi olarak vermişti. İyi ki bu kitabı seçmiş. Yeni bir yazar daha tanıdım.

Gerçek bir yaşam hikayesini anlatıyor kitap. Sonradan filmi de çekilmiş ama ben halen izleyemedim.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Hollandalı bir kadın ile Surinam’lı bir gencin aşkı anlatılıyor. Surinam diye bir ülkenin varlığını ilk defa duymuştum. Surinam,  Güney Amerika’da Hollanda’nın eski sömürgesi olan bir ülkeymiş.

Rika, sıra dışı Hollandalı bir kadın. Dört çocuk sahibi, orta halli bir ailesi var. Ancak bu sıradan hayat yetmez Rika’ya. Kocasından ayrılarak kendi işini kurar ve ekonomik bağımsızlığını kazanır. Eski kocasının tüm engellemelerine rağmen, çocuklarıyla ilişkisini sürdürmeye çalışır.

Rika, Hollanda’ya okumaya gelen Surinam’lı zenci Waldemar’a aşık olur. Yakışıklı Waldemar kendisinden yaşça çok küçüktür ama bu durum aşklarını yaşamalarına engel olmaz. Bir oğulları olur Sonny Boy. Al Jolson’un ‘Sonny Boy’ isimli şarkısından alır bu ismi oğulları. Merak edip dinledim. Güzel bir şarkı gerçekten.

Pansiyon işleten Rika, Hollanda’nın Nazi işgali sırasında pansiyonunda yahudileri saklamaya başlar ve Hollandalı direnişçilere yardımcı olur. Bunun bedelini tabi ki sonradan hapishanelerle, toplama kampları ile ödeyecektir.

‘Rika ve Waldemar’ı hapishaneler ve toplama kamplarında geçen zorlu aylar, geride bıraktıkları Sonny Boy’u ise çok zor bir hayat bekler. Bir “safkan” Hollandalı kadın; bir Surinamlı zenci genç; bir melez çocuk: Üçü de savaştan, ırkçılıktan, yıkımdan farklı şekillerde paylarını alacaktır, ama aynı zamanda sevgi, dayanışma ve haysiyetten de…

Annejet van der Zijl Sonny Boy’un kendisi ve diğer aile fertlerinden hayatta kalanlarla, o dönemi yaşamış, Rika ve Waldemar’ın pansiyonunda kalmış, toplama kamplarında Rika ve Waldemar ile bulunmuş, onların yaşadıklarına tanıklık edip kamptan sağ kurtulmuş insanlarla konuşarak ve geniş kapsamlı bir tarihsel arşiv çalışması sonucu bu hikayeyi ortaya çıkarmış ve çok sürükleyici, yüreğe dokunan, ama asla romantizme kaçmayan objektif bir dille kaleme almış.’ (Tanıtım Bülteninden)

Uzun süre aklınızdan çıkaramayacağınız bir hikaye Sonny Boy.

Reklamlar

Sıra Dışı Bir Aşk Hikayesi: Her Kalp Kendi Şarkısını Söyler, Jan-Philipp Sendker

her kalp kendi şarkısını söyler özeti ile ilgili görsel sonucuSeversin, kavuşamazsan aşk olur’ demiş Aşık Veysel kendisine aşkın tarifini sorduklarında. Bakalım kahramanlarımız Tin Win ve Mi Mi  için geçerli bir tanım mıdır bu?

Julia, tıpkı başarılı bir avukat olan babası Tin Win gibi hukuk okur ve okuldan mezun olur. Mezun olduğunun ertesi günü Julia’nın babası, bir iş için gitmesi gerektiğini söyleyerek evden ayrılır. Kendisinden  haber alınamaz, araştırmalar sonuç vermez ve hiçbir yerde bulunamaz. Artık kaçırılmış ya da öldürülmüş olabileceğinden şüphelenilmeye başlanır.

Tin Win, Asya’da Burma adlı bir kasabada doğmuştur. Daha sonra New York’a gelmiş ve Amerikan vatandaşlığına geçmiştir. Julia ve annesinin, babasının geçmişine ilişkin bilgisi bundan fazla değildir.

Babasının gidişinden birkaç yıl sonra Julia’nın annesi Tin Win’in eski eşyalarının içerisinde bir mektup bulur. Mektup, Mi Mi adında bir kadına yazılmıştır ve gönderilmemiştir.

Julia’nın macerası burada başlar. Mektubun üzerindeki adrese giderek araştırma yapmaya karar verir. Belki orada babası ile ilgili bilgilere ulaşabilecektir.

Uzun bir yolculuk sonrasında Burma’ya gider ve orada U Ba adında bir adamla tanışır. U Ba, Julia’nın babasını ve Mi Mi adındaki kadını tanıyordur ve onlarla ilgili hikayeyi Julia’ya anlatabileceğini söyler. Julia ve U Ba artık her gün buluşmaya başlayacaklardır.

Julia, U Ba’dan babasının gençliği hakkında hiç bilmediği hikayeler dinler. Babası çocukken kör olmuş, manastırda yetiştirilmiş ve bir kızı delice bir tutku ile sevmiştir. Kitapta beni en çok ağlatan bölüm, evlerinin önündeki bir kütüğe oturarak günlerce annesinin dönmesini bekleyen çocuğun ruh halinin anlatıldığı bölümdür.

Devamını okuyacak olanlar için söylemeyeyim.

Çok dokunaklı bir hikaye. Yıllar önce okumuş olmama rağmen unutamadığım romanlardan biridir.

Kitabın hiç reklamının yapılmadığı, okuyucuların önerileri ile kendi reklamını yaptığı ve çok satanların arasına bu şekilde girdiği belirtiliyor tanıtım bülteninde.

Ben de kitabı önerenlerdenim.

Esir Şehrin Mahpusu, 2. Kitap, Kemal Tahir

Küçük yaşlarda kaybettiğim babamın en sevdiği türkünün,  ‘Kadir Mevlam senden bir dileğim var, beni muhannete muhtaç eyleme‘ türküsü olduğunu söylemişti ablam. Çok güzel bir türküdür. Babamın yokluk içindeyken, dönemin varlıklı sayılan kişinin kapısına borç para istemeye 3 defa gittiğini, ancak bir türlü kapıyı çalamadığını, eve gelip ablama ‘muhannete muhtaç olmak zor kızım’ dediğini ablamın anlattığı gün, defalarca bu türküyü dinlemiştim. Tabi gözyaşları içinde.

Esir Şehir üçlemesini okurken hep bu türküyü mırıldandığımı farkettim. İşgal altındaki İstanbul’da, öyle çok muhannet türemiş ki. İngilizlerle işbirliği yapan, can korkusuyla memleketi devretmeye hazır İstanbul. İşgal altında olmanın koşullarından yararlanıp, kendi insanlarını dolandıran, İngiliz ordusuna  öteberi sağlayan Osmanlı zenginleri. Askerin yiyeceğinden çalarak zengin olmaya çalışan Osmanlı paşaları ve daha pek çoğu….

Bu kitapta kahramanımız Kamil Bey mahpusta. 7 yıl ceza kesiliyor kendisine. Gerekçe, Anadolu’ya, Mustafa Kemal’in ordusuna gizli  evrak göndermeye çalışmak.

Kamil Bey, mahpushanede  ilk başta her türlü adi suçlunun barındığı koğuşa atılıyor. Kendisini külhanbeylerinin, acımasız katillerin ve uslanmaz kumarbazların arasında buluyor. 37 yıllık ömründe hiç rastlamadığı tipte insanlarla karşılaşıyor. Tüm sakinliğine ve beyefendiliğine rağmen daha önce görmediği davranışlara maruz kalıyor. Yine de olumlu düşünmeye çalışıyor. Halkı tanıyorum burada diyor. Bir Osmanlı aydını olarak halkı şimdiye kadar tanımamış olmaktan utanç duyuyor.

Daha sonra yanlışlık olduğu farkedilip, kendisi gibi siyasi suçluların blunduğu koğuşa götürülüyor. Burada Arif Bey ile tanışıyor.

Romanda, pek çok ilginç mahpus hikayeleri okuyorsunuz. Kitap boyunca anlatılan hikâyelerden;  çöken Osmanlı’dan yeni bir devlet yaratan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, nasıl büyük bir iş başardıklarını daha iyi anlıyorsunuz.

Mustafa Kemal’in ordusunun kaybetmesini isteyen, kaybetmesi için de her türlü baskıyı ve engellemeyi yapan, her çeşit ahlâksızlığın kol gezdiği İstanbul.

Kitapta o dönemin İstanbul’u, mahpushanedeki kişilerin hikayeleriyle anlatılıyor.

 

 

Esir Şehir Üçlemesi, I. Kitap, Esir Şehrin İnsanları, Kemal Tahir

Esir Şehrin Ä°nsanları ile ilgili görsel sonucuKemal Tahir denilince aklıma ilk gelen şey, rahmetli İsmail Cem döneminde TRT tarafından çekilen, daha sonra gösterimi yapılmadan yasaklanıp yakılan ‘Yorgun Savaşçı’ filmi gelir. O dönemlerde henüz çocuk sayılacak yaşlardaydım ve çocuk aklımla pek üzülmüştüm filmin yakılmasına.

Bir de Türk edebiyatının en güçlü yazarlarından üç Kemal’den biri olarak tanımlandığını hatırlarım. (Diğerleri Orhan Kemal ve Yaşar Kemal)

Geçenlerde İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Aslıhan Pasajındaki sahafları gezerken Esir Şehrin İnsanları kitabına rastladım. Şansım varmış üç cildi de mevcutmuş sahafta. Çocuklar gibi sevinerek üçünü de alıp eve gittim ve hemen çayımı da alıp okumaya başladım. İlk kitabını yeni bitirdim.

İşgal sırasındaki ülkenin durumunu, Osmanlı aydını Kamil Bey’in gözüyle anlatmış yazar.

Abdülhamid’in vezirlerinden Selim Paşa’nın tek çocuğu olan Kamil Bey, genç yaşta yüklü bir mirasa konmuş, dönemin iyi okullarında okumuş, yabancı dil bilen bir Osmanlı aydınıdır. Geçimini çoğunlukla mülklerini satarak sağlar. Eşi Nermin Hanım da bir Paşa kızıdır. Ancak Nermin’in babası ardında pek çok borç bırakarak vefat etmiştir.

Zamanlarının çoğunu Avupa’da geçiren çift, kızları Ayşe’yi de alarak -ekonomik sıkıntılar baş gösterince- İstanbul’a dönerler. Öncelikle eşi Nermin’in halasının köşküne taşınırlar. Orada verilen davetlerde, çıkarcı ilişkileri, işgal altında bulunan memleketindeki yabancı subayların sahiplenici davranışlarını farketmeye başlar ve rahatsızlık duyar.

Hemen kendi evine taşınmaya karar verir. Hayatında ilk kez para bulma gerekliliği ve evini geçindirme zorunluluğuyla karşı karşıya gelir. Taşındığı mahallede kendisine yardımcı olan arkadaşlar edinmeye başlar kendine. Bunlardan birisi aynı okulda okuduğu Fuat Bey’dir. Fuat Bey, Avrupa’da yaşamış, dil bilen birisidir, ailesinde yaşadığı sıkıntılar nedeniyle dini arayışlara girmiş ve derviş olmuştur.

Bir gün Galatasaray Lisesinden arkadaşı Ahmet, Kamil Bey’e, ‘Karadayı‘ adında bir gazeteden söz eder ve gazetenin çıkarılmasına yardımcı olmasını rica eder. Gazeteyi çıkaran İhsan da onların liseden arkadaşıdır ve hapishanededir. Gazeteyi çıkarma işini İhsan’ın eşi Nedime Hanım devralmıştır.

Kamil Bey’in hayatı o günden sonra değişir.  ‘Karadayı‘ gazetesi Anadolu’da savaşan Mustafa Kemal’in hareketine destek vermekte, aynı zamanda Anadolu ile haberleşme aracı olarak da görev yapmaktadır.

Kitabı okurken, o dönemde İstanbul’un temsil ettiği şatafat ile Ankara’nın temsil ettiği sefaleti yeniden hatırlıyorsunuz. Sanki iki ayrı ülke. Anadolu’yu cahil, çapulcu, ayak takımı sıfatlarını yakıştıran bir İstanbul. İstanbul’da işgal kuvvetlerine yardımcı olan subaylarımızın, memurlarımızın Anadolu’daki direniş hakkındaki fikirlerini okudukça insan çileden çıkıyor.

Kamil Bey, memleketi ile ilgili daha önce hiç farkında bile olmadığı olayları, gelişmeleri öğrenmeye başlar. Yıllarca memleketinden bihaber yurt dışında yaşamıştır. Avrupa’da geçirdiği yıllara çok hayıflanır.

İhsan’ın eşi gazeteci Nedime Hanım,  güçlü, mert, okumuş bir Türk aydını. Etrafındaki pek çok erkek tarafından saygı duyulan bir kişidir Nedime Hanım. Fatma Hanım, Anadolulu, cesur Türk kadını. Her ikisi de kendi kulvarlarında savaşçı kadınlar. Okuyunca her ikisi de yer ediyor kafamızda.

Halit Refiğ demiş ya “Türkiye’yi, Türkleri sahiden tanımak isteyen yerli yabancı herkes Kemal Tahir’i okumak, anlamak zorundadır.” diye, çok doğru söylemiş.

Yakın tarihimizi anlatan romanları arada bir tekrar okuyup, tarihimizdeki gerçekleri, kahramanlıkları hatırlamak gerekiyor bence. Gerçekten kolay kazanılmamış üzerinde yaşadığımız topraklar…..

Tarihi roman sevenlere önerimdir.

Limon Yapraklarının Kokusu: Clara Sanchez

Kız kardeşim yorumlarımı okuyunca ‘artık hüzünlü kitapların yorumlarını yazma, biraz daha eğlenceli şeyler yaz’ dedi. Sevgili kardeşim, ne yazık ki yazarlar konusunu çoğunlukla aşk, sıkıntı ve üzüntüden seçiyor. İnsan hayatındaki en yoğun duygular  çünkü bunlar. Bu nedenle üzgünüm, çok eğlenceli şeyler yazamıyorum ne yazık ki.:)

Bu kitabı, hem ön kapak resminden, hem de arka kapak yazılarından dolayı almıştım. Limon ağacına bayılırım. Bahçem olsa limon ağaçlarıyla doldururdum herhalde. Hiç dökülmeyen yeşil yapraklar ve onların arasından görünen sarı limonlar. Bir doğa harikası.

Yazarı ilk kez okuyorum. Tarzını çok beğendim. İnsanı çok fazla germeden meraklandırıyor. Kitabın konusuna gelince…

Yaşlı Julian, arkadaşı Salva’dan bir mektup alır ve hemen arkadaşını görmek için yola çıkar. Gittiğinde ise mektupla ilgili ayrıntıları öğrenir. Arkadaşı Salva ölmüştür ve mektubunun öldükten sonra arkadaşına ulaştırılmasını sağlamıştır. Julian ile Salva Hitler’in toplama kamplarından sağ kurtulmuş az sayıdaki kişilerdendir.  Julien, arkadaşı Salva’nın bıraktığı işi devralıp, onlara işkence çektiren Nazi’lerin peşine düşer.

Sandra, 30 yaşında işinden ve erkek arkadaşından ayrılmış hamile bir genç kadın. Kafasını toparlamak ve hayatıyla ilgili kararları verebilmek için kardeşinin yazlığı bulunan küçük bir köye gider. Orada Norveç’li yaşlı bir çift ile tanışır. Yaşlı çift Sandra’ya destek olmaya başlar ve hatta onları büyükanne ve büyükbaba gibi görmeye başlar Sandra.

Yaşlı çift – Fred ve Karin- Julian’ın takip ettiği Nazi’lerdendir. Julian Sandra’yla bu vesileyle tanışır. Kim olduğunu ve ne istediğini söylemez ama.  Böylelikle arkadaş olurlar. Bir süre sonra Julian dayanamayıp Sandra’ya gerçekleri anlatır ve bunun üzerine takibi birlikte yapmaya başlarlar.

Julian’ın yaşadıklarından sonra içinde oluşan nefreti, onunla birlikte siz de duyuyorsunuz. Nazileri siz de takip ediyorsunuz okurken.

Nazi’lerin yaşattıklarının sonrasını anlatan kitap, okunacakların listesinde bence.

Anne Frank’ın Hatıra Defteri

Anne Frank'ın Hatıra DefteriOkul çağında çocuğu bulunan pekçok kişide vardır bu kitap. Okulların önerdiği kitaplardan biridir. Avrupa’da bazı ülkelerde okutulması zorunlu tutulmuş hatta.

Kızımı okumaya özendirmek için okulunun referans kitaplarının çoğunu okumuşumdur yeniden. Sineklerin Tanrısı örneğin. Hakikaten çok güzel bir kitaptır o da. Yıllar öncesinde filmini de izlemiştim. Gözlüklü tombalak çocuğun, düşen gözlüğünü arama sahnesini halen unutamam.

Anne Frank’ı da kızım okumadan ben okumuştum önce. Biyografik romanları severim. Gerçektirler çünkü. Anlatılanlar eğrisiyle doğrusuyla yaşanmıştır.

Kitapta,  İkinci Dünya Savaşı’nda Hollanda’nın Nazi İşgali altında olduğu  dönemde, henüz ondört yaşında olan Anne’nin yaşadıkları anlatılıyor.

Yahudi olan Anne ve ailesi, babasının ofisinin olduğu bir binada gizlenmeye başlıyor Nazi işgali sırasında. Bu eve Arka Ev adını veriyorlar.

Dış dünya ile bağlantıları, Anne’in babasının bir arkadaşı tarafından sağlanıyor. Daha sonra aileye birileri daha katılıyor ve Arka Ev’de toplam sekiz kişi oluyorlar. Komşuların onları görmemesi, duymaması gerekiyor. Arka Ev’de yaşandığına dair hiç bir belirti olmamalı çünkü.  Bu nedenle asla pencereye yakın durmamaları ve dışarıya bakmamaları gerekiyor. Bir de  çok sessiz olmaları….. Sekiz kişi, hiç dışarı çıkmadan iki yıl geçiriyor bu evde.

Bu arada Arka Ev’de hastalıklar, kıtlık, açlık, yaşayanlar arasında çekişmeler de vardır tabi ki. Ama en zoru sekiz kişinin olabildiğince sessiz olmasıdır.

Anne ve ablası 1944-1945 yılları arasındaki sürüldükleri bölgede tifüs salgını nedeniyle ölüyor.  (Kitabın arka kapağında da yazdığı için söylemede bir sakınca görmedim.) Toplama kampından sağ kurtulan  Anne’nin babası Otto Frank kendini, kızı Anne Frank’ın hatıra defterinin kitap haline getirilmesine ve mesajının geniş kitlelere iletilmesine adıyor. Başarıyor da…..

Bu bir çocuk kitabı değil. Çocuk gözüyle korkunun, Nazi zulmünün, her koşulda yaşama tutunma isteğinin, bencilliğin, dayanışmanın anlatıldığı bir kitap.

Yanlız çocuklarımız değil hepimiz okumalıyız bence. Kütüphanenizi gözden geçirin, mutlaka bir yerlerde okunmayı bekliyordur:)

Bugün Amsterdam’da Anne Frank’ın Evi, müze haline getirilmiş. Ola ki yolum düşerse oralara, görmek isterim bu acı hatıralarla dolu müzeyi.

Bir Aile Romanı: Üç Kız Kardeş; İclal Aydın

İclal Aydın’ı dizilerden ve magazinden tanıyordum daha çok. Bir kaç kitap yayınladığını da biliyordum ama biraz ön yargı ile yaklaştığım için kitaplarına, alıp okumamıştım.

Bu kitabı da isminden dolayı aldım. Benim de çok sevdiğim üç kızkardeşim var çünkü. Belki bizi anlatıyordur dedim…

Ayrıca bir Egeli olarak hikayenin Ayvalık’ta geçiyor olması da ilgimi çekmişti.

Kitaba başlayınca, İclal Aydın’nın yazarlığına karşı önyargılı olduğumdan dolayı ayıpladım kendimi. Hep öyle yapmaz mıyız? Şans vermeden yargıyı yapıştırırız hemen.

Kitaba gelince…

Üç kız kardeşin; Türkân, Dönüş ve Derya’nın hikayesini anlatıyor.

İdealist bir öğretmen anne Nesrin, merhametli baba Sadık bey. Ayvalık’ta birlikte geçen üç kızkardeşin çocuklukları.

Acaba ne kadar tanıyorlardır birbirlerini?

Okurken bazen Türkân, bazen Dönüş, bazen de Derya oldum. Kızkardeşlerim de tabi ki. Kardeş ilişkilerindeki sevgi, özveri, korumacılık arada da bencillik öyle güzel anlatılmış ki kitapta. Okuyunca mutlaka kendinizle bir benzerlik kuruyorsunuz.

Ve tabi ki Mesut var bir de. Mesut ile Sadık Beyin sevgi ve merhamet dolu ilişkisi. Kitapta beni en çok etkileyen de bu ilişki oldu. Bir yerlerde Mesut gibi çocuklar var da biz mi görmüyoruz diyorsunuz. Okurken duygulanıp ağlamamak elde değil.

Hani bazı kitapları okurken kendinizi hikayenin geçtiği mekanda buluverirsiniz. Üç Kız Kardeş onlardan birisi işte. Kitabı okurken Ayvalık’a gidiyorsunuz, zeytin ağaçlarının, portakal ağaçlarının arasından, sokaklarından geçiyorsunuz.

Güzel, sade, akıcı bir dille yazmış yazar kitabı. Ellerine sağlık İclal Aydın.

Bence okunması gereken bir aile, kızkardeş romanı.