Avcının Notları, Ivan Turgenyev

 

Avcının NotlarıRus edebiyatını çok severek okurum. Uzun uzun anlatılan olaylar sizi çeker romanların içine.

Turgenyev’i Babalar ve Oğullar kitabı ile tanıdım. Bu kitapla ilgili görüşlerimi bir başka yazımda belirtmek istiyorum..

Avcının Notları, kısa öykülerden oluşan bir kitap. Yazarın Oryol bölgesinde çıktığı av gezileri sırasında  gözlemlediği soyluları, toprak sahiplerini, yoksul köylüleri, köy hekimlerini, malikânelerdeki yaşamı anlattığı öykülerden oluşuyor.

Öykü okumayı çok tercih etmiyorum. Her defasında yeni kişileri, yeni olayları kısa kısa okumak yoruyor beni. Buna rağmen bu kitaptaki öyküleri çok beğenerek okudum. Bazı karakterler çoğu öyküde olduğundan, kitabın toplamında roman okumuş gibi hissediyorsunuz. Özellikle abartısız, süslemesiz,  her şeyi olduğu gibi gösteren anlatıma hayran kaldım.

Turgenyev, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Annesi, eğitimli bir çiftlik sahibi, babası süvari albayıdır. Annesi eğitimli, kültürlü birisidir ama bir o kadar da sert ve acımasızdır. Toprağını işleyen köylüleri acımasızca cezalandırabilen bir kadındır. Turgenyev’in öykülerinde epeyce sert karakterli  çiftlik sahibi kadın görüyoruz. Belli ki annesini anlatmış.

Onu üne kavuşturan ilk yapıtıdır “Avcının Notları”. Toplamda 25 öykü içeriyor. Öykülerin konularını; toprak ağalarının tutumları ve köylünün acınası durumdaki yaşayışından seçer.  Bu durum otoritelerin pek hoşuna gitmez ve öykülerinin yayınlanmasının sonrasında tutuklanır, Petersburg’da 1 ay hapis yatar, 18 ay süreyle de Spasskoye’de zorunlu ikamet cezası alır.

Toprak sahiplerinin acımasız uygulamaları ve köylülerin sefil hayatıyla sıklıkla karşılaşıyorsunuz öykülerde. Ama fark ettiğim bir husus oldu kitabı bitirdiğimde. Kitabı okurken hiç ağlamamıştım. Hiç abartılı bir duygu yüklememiş öykülerinde yazar. Durum neyse onu anlatmış. Tabi ki okurken içiniz çoğu zaman öfkeyle, acıyla doluyor ama ağlatacak kadar değil.

Kitabın farklı yayın evlerinden basımı bulunuyor. Her yayın evi farklı sayıda öykü seçip basımını yapmış.

Daha önce Rus Edebiyatından epeyce kitap okumama rağmen, Rusların geçmiş yaşantıları hakkında en çok izlenim edindiğim bir kitap oldu Avcının Notları. Yazar, her kesimin resmini çekmiş öykülerinde.

Çok beğendim ben kitabı.  Yolculuklarda çantanızda bulundurabileceğiniz bir kitap.

Keyifli okumalar….

 

Reklamlar

Tutkunun Romanı: Leyla Gencer, La Diva Turca, Zeynep Oral

 

Leyla Gencer Tutkunun RomanıÜlkem beni hatırladı…

Bütün dünyanın, “La Regina (Kraliçe)”, “La Diva Turca”, “Korsanların Kraliçesi”, “Boğazın Kızı”; Muhsin Ertuğrul’un “İki Gözüm Kızım”  dediği Primadonna Leyla Gencer söylüyor bu sözü.

Leyla Gencer, Polonyalı bir anne ile Safranbolulu bir babanın kızı olarak dünyaya geliyor. Çocukken, büyük bir yazar, tiyatro sanatçısı, ünlü bir balerin ya da müzisyen olmayı düşlüyor. Düşlerinin tümünü kapsayan bir seçim yapıyor Leyla. Opera sanatçısı oluyor. Tabi ki bilmiyor o yaşlarda dünyaca ünlü bir primadonna olacağını.

Sesini her dinleyen büyüleniyor. Konservatuvara girdiğinde “Eyvah, kız kantocu oluyor” diye kıyametler kopuyor. En çok da eşinin babası karşı çıkıyor bu işe. Ama eşi İbrahim Gencer hep destekliyor Leyla’yı. Çünkü Leyla’nın müthiş sesinin farkında ve değerlendirilmesi gerektiğine yürekten inanıyor. Muhsin Ertuğrul da en büyük destekçisi oluyor Leyla’nın.

İstanbul Belediye Konservatuvarına giriyor. O sıralar konservatuvarın gelmiş geçmiş en iyi hocaları Bayan Gelenbevi, Cemal Reşit Rey ve Muhittin Sadak ile çalışması şansı oluyor Leyla’nın. Daha sonra Ankara’da Muhsin Ertuğrul ile yolları kesişiyor.

Onu dinleyenler, dünyaya açılmalı bu ses diyor.  Ve…. zaman geliyor ki tüm dünya tanıyor bu sesi.

Artık tüm dünya onu, opera’nın Madam Butterfly’ı, Aida’sı, Tosca’sı, Violetta’sı, Leonora’sı, Lucia’sı, Anna Bolena’sı, Kraliçe Elizabeth’i, Norma’sı, Lady Macbeth’i, Alceste’si olarak tanıyor…….

Leyla Gencer’i Diva yapan sadece sesi değil. Azmi, tutkusu, disiplinli çalışması ve hiç yılmaması onu Diva yapan. Pek çok opera eseri, onunla ilk kez sahnede oynanıyor ve hak ettiği üne kavuşuyor.

Leyla Gencer’e, “Leyla, önünüzde uzun bir meslek yaşamı olacak…. Gelin adınızı değiştirelim, size İtalyan bir ad bulalım” diye ısrar ediyorlar. Her defasında “Hayır, böyle bir şey söz konusu değil, benim adım Leyla, Leyla Gencer, benim ailem Safranbolulu, benim kökenim Anadolu” diyor.

Başta İtalya olmak üzere çeşitli devletler pasaport vermek istiyor, sırf işi kolaylaşsın diye. Hep karşı çıkıyor buna. Sadece bir pasaport taşıyor, Türk pasaportu.

Zeynep Oral, bu kitabı yazmak için beş yıl boyunca Leyla Gencer’in yanına Milano’ya gidip gelmiş ve onunla zaman geçirmiş. Bu kitabın, Leyla Gencer’in ülkemizde tanınmasında epeyce katkısı olduğunu düşünüyor yazar, bence de haklı bu konuda.

Dünyaca ünlü primadonna Leyla Gencer, yıllar sonra hak ettiği itibarı görmeye başlar ülkesinde. İşte o zaman en başta belirttiğim sözü söyler Zeynep Oral’a. “Ülkem beni hatırladı. Ölecek miyim acaba”

Zeynep Oral, harika bir biyografi hazırlamış, Leyla Gencer’i her yönüyle tanıtmış bizlere. Epeyce emek harcandığı belli. Yazarın emeğine sağlık.

Bu kitaptan yola çıkılarak, metin ve senaryosu Zeynep Oral tarafından yazılan, yönetmenliğini Selçuk Metin’in yaptığı  ‘Leyla Gencer: La Diva Turca‘ belgeseli çekilmiş. İstanbul Kültür Sanat Vakfının yapımcılığını üstlendiği filmin ilk gösterimi İstanbul Film Festivali 2019 da yapılacakmış.

Ben çok keyif alarak okudum kitabı. Sizin de keyif almanız ümidiyle…….

 

 

 

 

 

 

Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Erlend Loe

Bildiğimiz Dünyanın SonuDaha önce okuduğum ve beğeni ile bahsettiğim “Doppler” kitabının ikincisi “Bildiğimiz Dünyanın Sonu”.

İlk kitapta Doppler, paralı ve prestijli olan işini, herkesin imrendiği ailesini, muhteşem evini kısacası çok başarılı ve harika görünen yaşantısını bırakarak ormana yerleşir, orada arkadaş olduğu yavru geyik Bongo ile yeni bir yaşama başlar. Daima başarılı olmaktan, mükemmel hayattan bıkmıştır çünkü.

Bu kitapta, ormanda geçirdiği yıllar sonrasında ailesini özlemeye başlar ve evine dönmeye karar verir. Bongo’yu barınağa bırakır ve evinin yolunu tutar.

Evini ilk gördüğünde şaşkınlıkları başlar. İlk olarak evin maviye boyandığını görür ki geçmişte mavi renk karısıyla hiç tercih etmedikleri bir renktir.

İkinci olarak, posta kutusunun üzerinde kendi adı olan Andreas Doppler değil, Egil Hegel yazılı olduğudur. Evinde ters giden bir şeyler vardır.

Evini dışarıdan gözetlemek için evin arka bahçesindeki ağaca tırmanır ve oraya yerleşir. Ailesini ve yaşantılarını oradan gözlemler. Çocukları büyümüştür ve karısı başka bir adam ile yaşamaktadır. Herkes hayatından memnun görünmektedir.

Ailesini geri kazanmak için türlü yollar dener.

İlk kitap Doppler’i çok beğenerek okumuştum ama bu kitaptan aynı keyfi aldığımı söyleyemeyeceğim. Biraz zorlama ile yazılmış gibi geldi bana.

“Hafiflemiş ve özgür hissediyordu kendini. Gerçekten özgür. Borcu yoktu, işi yoktu, yükümlülükleri yoktu. Sadece kendisi vardı. İyisiyle kötüsüyle. Ve güzel bir geyiği. Vergi dairesinin bisiklet parkına bağladığı Bongo’yu çözdü ve durup üst katlara baktı.

Her yerde toplantılar yapıldığını varsayıyordu; bu toplantılar ki, hem araştırmalar hem de deneyimler sonucu yalnızca yersiz olmakla kalmıyor, doğrudan verimi de baltalıyordu.

Bongo’ya tırmanırken yüzüne bir gülümseme yayıldı. Artık bu hayattan elini eteğini çekiyordu.” Arka Kapak Yazısından

Doppler’in orman sonrası hayatını merak edenler için okunabilir bir kitap.

Keyifli okumalar…..

Umudun ve Direnişin Adı Morel’in Romanı: Cennetin Kökleri, Romain Gary

Cennetin KökleriBazı kitapları okuyup bitirdiğinizde, sanki bir kütüphane dolusu kitap okumuşsunuz gibi hissedersiniz. Ben de Cennetin Kökleri’ni bitirdiğimde aynı anda pek çok felsefe, sosyoloji, psikoloji, biyografi, tarih, macera kitabı okumuşum gibi hissettim.

Okuduğum ikinci Romain Gary romanı Cennetin Kökleri.

Gary, bir yazarın sadece bir kez alabildiği Goncourt Ödülünü, kendi adıyla yazdığı bu romanıyla ve Emile Ajar adıyla yazdığı Onca Yoksulluk Varken romanıyla iki defa alıyor.

Her iki kitap da binlerce kez hak ediyor bence ödülü.

Kitabın sunuş bölümünde Mehmet Eroğlu’nun 20. YÜZYILIN DON KİŞOT’U; MOREL başlığıyla çok güzel bir yazısı var. Kitapların sunuş bölümleri okunmaz pek ama bu yazının okunmasını öneririm. Yazar ve kitap hakkında güzel bilgiler var.

Yazarın intiharından hemen önce yaptığı bir konuşmasında ‘Her şeyi hatırlıyorum’ ifadesi hep ilginç gelmiştir bana.

Evet… Kitabın konusuna gelelim artık.

Bir Fransız olan Morel, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir süre Nazi kampında bulunur. Kamp arkadaşı Robert, kamptaki tutsakların kişiliklerini, onurlarını sıfırlamak için kullandıkları insanlık dışı uygulamalara direnebilmek için bir yol bulur. Perişan durumdaki  arkadaşlarına,  koğuşa hayali bir kız arkadaşı getirdiğini söyler. Herkes bundan böyle davranışlarına dikkat edecek, koğuş temiz tutulacaktır.

İlk başlarda herkes gülüp geçer bu duruma ama sonra kendilerini kaptırırlar. Hayali kız arkadaş koğuşta yeni bir heyecan yaratır.

Naziler durumu fark edince, Robert’den kızı kendilerine teslim etmesini, onun bir randevu evine gönderilmesi gerektiğini söylerler. Nazilerin amacı tabi ki onur kırıcı olmaktır. Robert hayali kızı teslim etmez, bu nedenle ağır işkence görür. Koğuşa perişan halde döndüğünde, hücredeyken filleri düşündüğünü, devasa cüsseleriyle her yeri ezip geçtiklerini hayal ettiğini söyler. Filler artık koğuşta özgürlüğün, onurun ve direnişin sembolü olmuştur.

Neden filler senin için bu kadar önemli diye sorulduğunda Morel şöyle der: “Filleri ilk kez savaş sırasında düşünmeye başladım. Almanya’da tutsaktım o zamanlar. Çevremdeki nesneler arasında düşleyebildiğim en değişik şey onlar olduğundan belki de: Uçsuz bucaksız bir özgürlüğün simgesiydiler. Dikenli tel örgülere her bakışımızda ya da hücre hapsinde  klostrofobiden ve kederden neredeyse ölmek üzereyken, Afrika’nın açık alanlarında karşı konmaz yürüyüşleriyle filleri düşünmeye çalışırdık…”

Morel, savaştan sonra fillere olan borcunu ödemek için Afrika’ya, bir Fransız sömürge ülkesi olan Çad’a gider. Yerli halk için et, ticaret adamları için fildişi, avcılık merakı olanlar için heyecan verici bir av olarak görülen filler gitgide azalmakta, acımasızca öldürülmektedir. Morel Çad’da dünya kamuoyunun dikkatini çekmek için bir mücadele başlatır ve imza toplamaya başlar.

Morel’in mücadelesine katılan kahramanlar gerçekten tanınmaya değer.

Minna, dilekçesini ilk imzalayan kişilerden olan bir Alman kızı. İlk gençlik yıllarında annesi ve babası Berlin’de bir bombardıman sırasında öldürülmüş, amcasına sığınmış ve amcası tarafından askerlere satılmış bir kızdır. Çad’a, bar kızı olarak gönderilir ve Morel ile orada tanışır.

Saint Denis, tüm yüreğiyle Morel’in yanında olan bir Cizvit papazı. Kitabın anlatıcısı. Tek isteği, öldükten sonra özgür fil sürülerinin gezdiği geniş Afrika düzlüklerini gören bir tepede sedir ağacı olmak.

Peer Ovist, bir bilim adamı, hayatını doğanın korunmasına adamış biri. Morel’in dilekçesini imzalamakla kalmaz, Çad’a gelerek onunla birlikte mücadeleye katılır.

Abe Fields, anne ve babası yahudi olduğu için toplama kamplarında öldürülmüş bir fotoğrafçıdır. Amerikan  vatandaşı olmuştur sonradan ve yaşadığı hayat onu katılaştırmıştır. Ne filler, ne Morel, ne de onun mücadelesi umurunda değildir. İşinde profesyoneldir, tek hedefi Morel’in hikayesini fotoğraflayarak ödül kazanmaktır.

Ve diğer kahramanlar…. Morel’in mücadelesini kendi amaçları için kullanmak isteyen siyasetçiler.

Kitabı okuduktan sonra benim de fillere bakışım değişti. Zaten hiç haz etmediğim avcılık, safari gibi etkinlikler bende daha da kötü hisler uyandırdı. Afrikalıların, ‘Afrika dünyanın hayvanat bahçesi olmamalı, avcılık ve safari oyununun oynandığı yer olmamalı’ çığlıkları geliyor kulağınıza.

Cennetin Kökleri, tekrar tekrar okumak isteyeceğim bir kitap. Başta da dediğim gibi, sanki bir yığın kitap okumuş gibi hissettiriyor okuyucusuna.

Keyifli okumalar….

 

Cesaret, Nezaket, Dostluk ve Karakterin Romanı: Mucize,R.J. Palacio

MucizeKitabı yeğenim Özlem’in kızı Defne’nin önerisi ile okudum. Defne 11 yaşında ama okuma bakımından yaşının çok çok üstünde. En iyi kitap arkadaşlarımdan biridir kendisi.

Kitabın tanıtımına baktığımda çocuk kitabı gibi algıladım önce. Hayır, asla bir çocuk kitabı değil. Herkesin kendinden bir iz bulabileceği bir kitap.

Kitabın konusuna gelince….

August, genetik bir durumdan dolayı doğuştan yüz anomalisi olan 10 yaşında bir çocuk. Yüzünün görünümü dışında başka hiçbir sorunu yok. Zeki, esprili, duyarlı ve farkındalığı yüksek bir çocuk. Kendisine hep destek olan  anne babası ve ablası var. Bir de  köpeği Papatya. Mutlu bir aile ortamında büyüyor August.

O yaşa kadar 20’nin üzerinde ameliyat geçirmiş ancak yüzünde belirgin bir düzelme olmamış ve düzelme olasılığı da bulunmuyor.

Yüzünün durumundan dolayı hiç okula gidememiş. Küçüklüğünde bir kaç arkadaşı olmuş ama bunlar da uzun süreli değil. Etrafındaki korumacı yetişkinlerle büyümüş.

İnsanların kendisine bakışının farklı olduğunu küçük yaştan beri biliyor. Sokakta, parkta yüzünü saklamak için hep aşağıya bakarak dolaşıyor.  Ablasının arkadaşı Miranda’nın verdiği astronot şapkasıyla dolaşıyor iki yıl. Kendi ifadesi ile insanların astronot şapkasına gösterdiği tepki, yüzüne gösterdikleri tepkiden daha ılımlı oluyor.

10 yaşına kadar evde annesi tarafından eğitim alıyor August. Annesinin yönlendirmesi ve cesaretlendirmesi ile bir okulda beşinci sınıfa başlıyor. Tahmin edileceği gibi başlarda çok yıpratıcı tepkiler alıyor çevresinden. Zeki bir çocuk olması nedeniyle tüm bakışların, davranışların farkında. (Kitabın bu bölümünü okurken farkında olmadan gözyaşlarınız dökülüyor). August okula devam etmek istemiyor bu tepkiler nedeniyle. Ailesinin, okul müdürünün, bir kaç çocuğun cesaretlendirmesi ile okula devam ediyor.

August’un okulda yaşadıklarını okuyunca, onun hep hatırlayacağınız bir karakter olacağını anlıyorsunuz.

7 yaşında bir çocuğa da, 17 yaşında bir gence de, 70 yaşında bir yetişkine de önerdiğim bir kitap oldu mu hatırlamıyorum. Bu kitap öyle bir kitap işte. Defne, bir çocuk ve öğrenci olarak okudu kitabı, ben ise yetişkin ve bir ebeveyn olarak okudum. Yazar bu anlamda takdiri hak ediyor bence.

Her çocuğun, gencin, yetişkinin, öğrencinin, arkadaşın, anne babanın, kardeşin, öğretmenin kısaca herkesin okuması gereken bir kitap Mucize.

Kitapta hayran olduğum karakterlerden birisi Okul Müdürü Toto. Her okula lazım 🙂

Bay Toto’nun bir sözüyle bitireyim yazımı.

Hayata yeni bir kural koyalım mı?… Şöyle olsun: Daima gerektiğinden biraz daha nazik olmaya çalış…..    Çünkü nazik olmak yeterli değildir. Kişi, ihtiyaç duyulandan daha nazik olmalıdır.”

Keyifli okumalar…….

Esir Şehir Üçlemesi Son Kitap: Yol Ayrımı, Kemal Tahir

Yol Ayrımı, Kemal Tahir’in Esir Şehir Üçlemesi serisinin son kitabı. Kitap, karakterleri aracılığıyla 1930’lu yıllarda Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik, siyasi ve kültürel durumu anlatıyor.

İşgal dönemleri atlatılmıştır, şimdi de tüm dünyayı etkileyen büyük buhran zamanlarında  kıt kaynaklarla yaşam savaşı veriliyor ülkede. Bu koşullarda demokratik hayata geçiş ile ilgili çalışmalar da yürütülüyor.

Tek partili dönem yaşanmaktadır. Demokrasinin gereği olarak çok partili hayata geçebilmek için Gazi Paşa’nın girişimleriyle bir muhalefet partisi kurulma çalışmalarına başlanmıştır. Gazi Paşa, demokrasi yönetiminin halk tarafından içselleştirilmesini istemektedir çünkü.

Daha önceki başarısız girişimler nedeniyle tereddütle karşılanır bu karar. Bu nedenle Gazi Paşa partiyi kurma görevini yakın arkadaşı Fethi Bey’e verir.  1930 yılında Fethi Bey başkanlığında Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulur. Ancak, ülkenin içinde bulunduğu durum, dış etkiler, toplumun yapısı, siyasi durumu çok partili hayata daha hazır değildir.

Devletçi  bir ekonomik görüşe sahip olan İsmet Paşa Hükumetinin karşısında kurulacak olan muhalefet partisi, liberal görüşte olacaktır. Böylelikle farklı görüşler mecliste temsil edilmiş olacaktır.

Parti kurulduktan sonra iki parti arasında siyasal ve toplumsal çatışmalar başlar. Milli mücadeleye katılmış olanlar daha çok iktidar partisi yanlısıdır. İsmet Paşa’ya ve onun düşüncesine karşı olanlar ise Serbest Parti’yi savunmaktadır. Böylelikle toplumsal bölünmeler başlar. Görüş farklılıklarına henüz tahammül gücü gösteremeyen toplumdaki bu oluşum, çatışmalara neden olur.

Önceki iki kitaptan tanıdığımız kahramanlarımıza gelince…..

7 yıla mahkum olan Kamil Bey (Millici Abi) 2 yıl mahpus yattıktan sonra çıkar. Mahpustayken karısından boşanmış, şimdi 17 yaşında olan kızı Ayşe’yi 6 yaşından beri görmemiştir. Mahpus arkadaşı Arif Bey’in Amasya’daki çiftliğine yerleşir. Kızı onu öldü bilmektedir. Kamil Bey’in kızıyla karşılaşmasını Doktor arkadaşı Münir Bey organize eder.

Kurtuluş Savaşı sonrasında lise öğretmeni olan Ramiz Efendi’nin cesur yürekli karısı Fatma Hanım kanserden ölmüştür. Karısının ölümüyle, tüm yaşam enerjisi tükenir Ramiz Efendi’nin. Tek çocuğu Kadir okumuş avukat olmuştur. Fatma Hanımın Kadir ile birlikte büyüttüğü öksüz ve yetim Murat da gazeteci olmuştur.

Murat, iktidar partisi yanlısı bir gazetede çalışır. Kadir, Serbest Partisi yanlısı olan ve ofisi parti merkezi gibi çalışan bir avukatın yanında staj yapar. Murat ile Kadir’in toplumsal ve siyasal olaylara bakışı farklıdır

Kemal Tahir, son romanıyla kahramanlarımızın yarım kalan öykülerini tamamlıyor.

Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu ve Yol Ayrımı kitaplarından oluşan Esir Şehir Üçlemesi, mutlaka okunması gereken kitaplardan bence.

Keyifli okumalar…….

 

 

 

 

Başarılı Bir Hayattan Orman Hayatına: Doppler, Erlend Loe

DopplerYazarın okuduğum ilk kitabı Doppler. Küçücük 116 sayfalı bir kitap. Kitabı okurken etrafımdakilere aldırmadan epeyce sesli güldüm 🙂

Andreas Doppler: Bir başarı abidesi! İki çocuklu başarılı bir aile babası; başarılı bir tadilattan geçmiş güzel bir evi ve çok başarılı olduğu iyi bir işi var. Bir gün ormanda dolaşırken bisikletten düşüyor. Otların arasında yarı baygın bir halde uzanırken, uzun zamandır hissetmediği bir huzur doluyor içine….

Birkaç gün sonra işini, evini ve ailesini terk edip ormana taşınıyor. Doğa güzel, karanlık ve derin; ayrıca Bongo var….     (Tanıtım Bülteninden)

Arka kapak yazısını okuyunca, sürekli öğüt veren kişisel gelişim kitaplarından mı acaba diyorsunuz ama asla değil.

Doppler, başarılı bir adam olmaktan, en iyi, en güzel olma kaygısından yoruluyor. Evinden 2 km uzaklıktaki ormana kaçıyor. Çadır kuruyor ve sadece hayatta kalmaya çalışıyor.

Ormanda topladığı meyve ve bitkilerle besleniyor. Havaların soğumasıyla orman meyveleri tükenince anne geyiği avlıyor.  Doppler’den ayrılmayan yavrusunu (Bongo’yu) çadırına alıyor ve onunla yaşamaya başlıyor.

Yaşamı için vazgeçilmezi olan yağsız süt içme krizine girince, geyik etiyle süt takası yapmaya başlıyor. Fark ediyor ki takas ekonomisiyle de insan hayatını sürdürebiliyor.

Yiyecek çalmaya gittiği evin sahibi Düsseldorf ile arkadaşlık kuruyor. Düsseldorf, bir Nazi subayının oğlu. Karısı bir süre önce ölmüş, yalnız yaşıyor. Babasını tanımıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Arden baskınında kaybettiği babasının anısına, baskının yapıldığı ve babasının öldüğü anın maketini yapmakla vakit geçiriyor. Yanan arabalar, bombaların tahrip ettiği binalar, ölen insanlar….

Doppler tam yollarda okunacak bir kitap. Küçük hacimli, keyifli. Ben dolmuş seyahatlerimde okudum…..