Küçük Jeanette Anlatıyor, Tek Meyve Portakal Değildir, Jeanette Winterson,

Tek Meyve Portakal DeğildirYine Sel Yayınları…. Yine biyografik bir roman…..

Yeni yazarlar tanımayı seviyorum. Yazarın ilk okuduğum romanı Tek Meyve Portakal Değildir. Çok beğendim tarzını. Vişnenin Cinsiyeti kitabını da aldım arkasından.

Jeanette, henüz bir yaşındayken, son derece bağnaz ve katı kuralları olan Pentekostal cemaatine bağlı bir aile tarafından, misyoner olarak yetiştirilmek üzere evlat ediniliyor. Hayattaki tek amacı ve uğraşısı cemaatin gerekleri olan baskıcı, gaddar ve dindar bir anne ile silik, etliye sütlüye karışmayan, kendi halinde bir baba tarafından dini kurallara uygun yetiştiriliyor Jeanette.

Jeanette, okumayı küçük yaşlarda öğreniyor. Çok seviyor okumayı. Tabi ki okuyabildiği metinler sadece İncil’den alınma metinler olur. Eğitimini annesi üstlenmiştir çünkü. Annesi Jeanette’i kanun zoruyla okula gönderiyor. Okulda iyi şeylerin öğretilmediğine inanıyor çünkü. O güne kadar kızını cemaatine ve İncil’e göre yetiştirmiştir.

Okulda her zaman diğer arkadaşlarından farklı olur Jeanette. Yazdığı kompozisyonlarda, yaptığı resimlerde kullandığı tema hep İncil’den alınmadır. Küçük bir çocuğa uygun olmayan karamsar temalardır hep yaptıkları. Tüm gayretine rağmen bir türlü yaptıklarını öğretmenlerine beğendiremez. Öğretmeni annesine mektupla bildirir bu durumu ama beklenenin tersine annesi bundan daha çok memnun olur.

İlk gençlik yıllarında annesi Jeanette’in erkeklerle ilgilenmediğini fark eder.  Sık sık kiliseden bir kıza gitmesi dikkatini çeker.  Jeanette, Melanie’ye  aşık olmuştur. Annesinin bunu anlamasıyla zor günler başlar. Annesi hemen kilisenin rahibine danışır. Karar verilmiştir. Jeanette’nin içine cin girmiştir. Ve Jeanette’in hayatından bezdirecek cin çıkarma seansları başlar. Annesi öncelikle Jeanette’yi  iki güne yakın aç susuz odada kilitli tutar. Sonra saatlerce sürecek  ikna-tehdit seansları başlar.

Jeanette ikna olup nedamet getirecek midir?

Yazarın kendi yaşamını anlattığı roman, sanki gerçek yaşamı değil de bir masal kahramanını anlatıyor gibi.  Yaşadıklarını, kişileri yargılamadan, iyi, kötü demeden anlatmış.

Tüm katı koşullara rağmen, yazarın kendi değerlerini nasıl oluşturabilmeyi başardığını okuyacaksınız romanda.

 

 

 

 

 

Reklamlar

Çocuk Gözüyle 2. Dünya Savaşı Romanı, Güneş İmparatorluğu, J. G. Ballard

Yine Sel Yayınları… Bir yarı biyografik roman: Güneş İmparatorluğu,

Güneş Ä°mparatorluğuİkinci dünya savaşına ilişkin pek çok roman okudum, film izledim. Genelde Dünya savaşına yaptıkları vahşet ile damgasını vuran Nazilere ilişkin eserler bunlar. Ama Çin ve Japonya’nın dünya savaşına katılımına ilişkin çok roman okumamıştım. Bu nedenle beni çok etkiledi sanırım bu roman.

Bir de romanda savaşın kazananı yok. Mutlak iyi ve kötü de yok. Savaşın her taraf için can yakıcılığı öyle güzel anlatılmış ki. Olayların gerçekten yaşanmış olması da ayrıca etkiliyor zaten insanı.

Uzun süre savaşın dışında kalan Şanghay’daki yabancılar kolonisi, Japonya’nın Pearl Harbor saldırısıyla birlikte kendini şiddet döngüsünün ortasında bulur. Gösterişli bir malikânede yaşamaya alışkın küçük Jim, savaşın kaosu içinde anne ve babasından ayrı düşer. Önce işgal altındaki Şanghay sokaklarında, sonra da kentin dışındaki toplama kampında yaşamını sürdürmeye çalışır. Uçaklara meraklı ve Japon askerlerine hayran olan Jim, savaş koşullarında hayatta kalabilecek ve ailesine kavuşabilecek midir?

İlk başta her şeyi bir oyun gibi gören ama giderek masumiyetini kaybeden Jim aracılığıyla Ballard, savaşın korkunçluğunu, ölümün ve vahşetin sıradanlığını, teslimiyet ile yaşama tutunma arasındaki çizgiyi ustalıkla satırlara döküyor.'(Tanıtım Bülteninden)

Japon baskını sonrasında yaşanan büyük kargaşada anne ve babasını kaybeden küçük Jim önce şaşkınlık yaşıyor. Sokaklarda dolaşıyor. Evine gidiyor. Kendi evleri dahil tüm evler boşaltılmış. Önce bunu bir oyun gibi görüyor, daha önce evde yapmasına izin verilmeyen şeyleri yapmaya başlıyor. Bisikletiyle tüm odalarda dolaşıyor örneğin.

İlk şaşkınlık geçtikten sonra açlık sorunuyla karşılaşmaya başlıyor. Sokaklarda dolaşmaya başlıyor ve daha önce çok yabancısı olduğu bir dünya ile karşılaşıyor. Yetkililere teslim olmak ve toplama kamplarına gitmek için epey uğraş veriyor. Anne babasını toplama kamplarında bulacaktır çünkü.

Bu arada Amerikalı Baisy ile tanışıyor. Baisy tam bir fırsatçıdır. Hayatta kalmak için her yol mübahtır onun için. Baisy’i kendine örnek almaya çalışıyor.

Sonunda toplama kampına gidiyor Jim. Başına gelen her olaydan ders çıkartıyor. Çevresindeki herkesin davranışlarından kendine örnek alacak bir yan buluyor. Kamptaki çoğu kişi sever jim’i, herkesin her şeyine koşturur çünkü.

3 yıl boyunca açlık, sefalet, hastalık, ölüm, yaşam savaşı ile karşılaşıyor Jim. Savaş öncesinin şımarık çocuğu değildir artık.

Kitap, Steven Spielberg tarafından 1990 yılında filme uyarlanmış. Bence muhteşem bir film olmuş. Jim oldukça inandırıcı bir şekilde canlandırılmış filmde.

Kitabın sonunda ilgimi çeken bir cümle ile bitireyim yazımı.

Jim çevresindeki memurlar, hamallar ve köylü kadınlardan oluşan insanlara bir göz attı; hepsinin ne düşündüklerini tam olarak biliyordu. Günün birinde Çin de dünyanın geri kalanını cezalandıracak, korkunç bir öç alacaktı.

 

 

Gerçek Bir Suikastın Öyküsü, Z, Ölümsüz,Vasili Vasilikos

ÖlümsüzSel Yayınlarına devam…

Biyografik romanları okumak çok keyif verir bana. Gerçektir olaylar çünkü. Bu romanı okurken gerçek olmasaydı bu olaylar keşke dedim. Yüreğim sıkıştı okurken.

Komşu Yunanistan’da halkın sevgilisi, savaş karşıtı, barışsever, aynı zamanda çok iyi bir doktor olan milletvekili Z’nin hikayesini anlatıyor kitap. Z’nin Gerçek adı Gregoris Lambrakis. Bu arada Z’nin, eski Yunanca’da “yaşıyor” anlamına geldiğini belirteyim.

Z, Yunanistan’da Birleşik Demokratik Sol partinin Pire milletvekili iken 1963 yılında suikastle öldürülüyor.

O dönemde iktidar karşıtları, mücadele edilmesi gereken mikroplar, bitki mantarları olarak görülüyor.

Kitap, Tarım Bakanının bitki mantarları ile mücadele konuşması ile başlıyor. Bakandan sonra söz alan general konuşmasını, bitki mantarlarının ülkelerine zarar vermek için iktidar karşıtları ve dış güçler tarafından bulaştırıldığını, güneşte lekeler bile oluştuğunu, çünkü güneşin iktidar karşıtlarına yüzünü göstermek istemediğini belirterek tamamlar😂

İktidar yanlıları kendilerini toplumu “mikroplar”dan kurtarmayı misyon edinmişlerdir. Bu mücadelede öldürmek de dahil herşeyi mübah kabul ediyorlar. Elbette üst düzey emniyet ve jandarma görevlileri arkalarında. Bu güçle kim tutar onları….

22 Mayıs 1963 de, savaş karşıtı bir konuşma yapmak için Selanik’e gelir milletvekili Z. Emniyet müdürü ve General, toplantı öncesinde Z nin konuşma yapacağı salonu, uydurma bir gerekçeyle kapattırır. Kimse toplantı için salon vermek istemez. Korkarlar çünkü emniyetten ve jandarmadan.

Sonunda binbir güçlükle küçük bir salon bulurlar. Z yi dinlemeye gelenlerin yarısı dışarıda kalmıştır. Z, sesini dışarıdakilere de duyurabilmek için megafon kullanmak zorunda kalır.

Bu arada emniyet müdürü ve generalin organizasyonuyla, dinleyenlerin çevresine öfkeli kalabalık toplanmaya başlar.

Emniyet müdürü ve general, önceden iri yarı Yangos’u, arabasıyla toplantı çıkışında Z yi ezmesi için görevlendirmiştir.

Evet. Toplantı çıkışında Z ye suikast gerçekleşir ve emniyet müdürüyle general olayı izlerler. Z, oradan tesadüfen geçiyormuş gibi görünen polis şefinin özel şoförüyle hastaneye götürülür ama şöför yolu kasten uzatır. Z hastaneye gidene kadar çok kan kaybeder ve iki gün sonra da ölür.

Veeee. Medya neler yazmaz ki. Z, neden megafon kullanarak halkı kışkırtmıştır. Bu suikast olayını, dikkat çekmek için Z yanlıları düzenlemiştir. Daha neler neler yazılır.

Soruşturma sırasında polis delilleri saklar ve olayın bir kaza olduğuna inandırmaya çalışır.

Yerel bir gazeteci kendi çabasıyla deliller bulmaya çalışır ve gerçeğin ortaya çıkması için sorgu hakimine yardımcı olur.

Genç sorgu hakimi olayı çok yönlü araştırmaya başlar. Aslında herşey apaçık ortadadır. Ancak o da üst düzey yetkililerden baskı görmeye başlar. Sonrasını söylemeyeyim.

Bu olaydaki sorgu hakimi, yıllar sonra Yunanistan cumhurbaşkanı oluyor.

Kitabın, Costa Gavras tarafından filmi de çekilmiş ama henüz izlemedim.

Kitap niye mi okunmalı:

1- Yakın tarihle ilgili olayları öğrenmek için

2- Apaçık olan gerçeklerin bile nasıl örtülebildiğini görmek için

3- Toplumun nasıl kolaylıkla kandırılabildiğini görmek için

Adaletsizliğin, Ayrımcılığın ve Irkçılığın Kitabı, Bülbülü Öldürmek, Harper Lee

Çok az sayıda kitabı ikinci defa okumuşumdur. Bülbülü Öldürmek bunlardan biridir. İlkini yıllar önce okumuştum ve hemen sonrasında filmini de izlemiştim. İlk gençlik yıllarımda en beğendiğim aktörlerden olan Gregory Peck oynuyordu . Her zamanki gibi bu filmde de muhteşem bir oyunculuk çıkarmış.

Bu ay Sel Yayıncılık’tan kitaplar okumaya karar verdim. Aldığım kitapların arasında Bülbülü Öldürmek de vardı. Tekrar okudum. Klasik olmayı hak eden kitaplardan bence. Küçük bir kızın anlatımıyla yazılmış. Kızın babasını anlatışı hayran bırakıyor zaten insanı. Çocuk gözüyle ırkçılığın, adaletsizliğin korkunçluğu anlatılıyor.

Romanın kahramanları Atticus, Scout, Jem ve Dill.

Baş kahramanımız Atticus, bir Amerikan kasabasında yaşayan, çocukları çok küçükken karısını kaybeden (anneleri öldüğünde oğlu 6, kızı 2 yaşındaymış), başarılı bir avukat. Çocuklarıyla birebir ilgilenen bir baba aynı zamanda.

Çocuklarıyla olan iletişimi özellikle kızıyla olan diyaloğu muhteşem. Kitapta Atticus’un çocuklarına verdiği öğütler de okumaya değer.

“… basit bir sırrı öğrenirsen her türlü insanla anlaşman kolaylaşır, Scout. Bir insanı anlayabilmek için o insanın baktığı açıdan bakmayı becerebilmelisin. Kendini onun yerine koyup her şeyi onun gördüğü gibi görmelisin.”
to-kill-a-mockingbird2_9855

Atticus, şimdi pek çok kişisel gelişim kitabında moda olan ‘Empati’ kavramını kızına basit bir şekilde anlatmış.

Romanın geçtiği dönemde ırkçılık çok keskin. Zenciler en kötü işlerde çalıştırılıyor, yaşadıkları mahalleler ayrı ve sadece kendilerine ait okul ve kiliselere gidebiliyorlar. Böyle bir dönemde  Atticus’dan, zenci bir adamın davasına bakması isteniyor.

Zenci Tom Robinson beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanıyor. Aslında kadının Tom’a iftira attığını tüm kasaba biliyor. Ama kimsenin  Tom’a inanmak işine gelmiyor.

Tüm kasabanın kendisine ve ailesine cephe alacağını bilmesine rağmen Atticus, Tom’u savunmayı kabul ediyor. Kasabalılar bu duruma çok tepki gösteriyor, her gördüklerinde kendisine ‘pis zenci dostu’ diyor. Çocukları da bu tepkiden epeyce payını alıyor.

Kitaptaki mahkeme ve duruşma bölümleri çok etkileyici. Atticus’un adalet sistemine yönelik söylediğiMahkemelerimiz büyük eşitleyici kurumlardır. Mahkemelerimizde tüm insanlar eşit sayılır. Ben mahkemelerimizin ve jüri sistemimizin dürüstlüğüne inandığım için bir idealist değilim. Bu benim için bir ideal değil, yaşayan ve işleyen bir gerçektir…sözü kitaba ve filme damgasını vuran sözlerdendir.

to-kill-a-mockingbird-1

Klasik bir konu ancak öyle güzel anlatılmış ki, kitap su gibi akıp gidiyor.

Roman 1961 yılında Pulitzer Ödülü’nü  kazanıyor. Yayımlandıktan hemen sonra sinemaya uyarlanıyor. Atticus karakterini oynaması için teklif ilk olarak James Stewart’a gidiyor ancak Stewart rolu “fazla liberal” bulduğundan kabul etmiyor. Rolün ikinci teklif edildiği kişi olan Gregory Peck ise okur okumaz kabul ediyor ve oyunculuğuyla “En iyi Erkek Oyuncu” Oscar’ını kazanıyor. (Kaynak; Merve Apaydın)

Özet olarak kitabı okumanız için 3 neden;

1- Atticus’dan,  ‘Nasıl iyi bir insan ve baba olunur’u öğrenmek istiyorsanız okumalısınız.

2- En iyi savunma sahnelerinden birini görmek istiyorsanız okumalısınız. (Atticus’un fırlattığı su bardağını Tom’un yakalamasının anlatıldığı bölüm aklınızda yer edecek)

3- Ve insan hakları yönünden en gelişmiş ülkelerde bile halen kabul gören ırkçılığın nasıl sonuçlar doğurduğunu bir kez daha görmek istiyorsanız okumalısınız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yüzyılın Başyapıtlarından, Körleşme, Elias Canetti

[Haber görseli]Elias Canetti’nin kitabı Körleşme, her kitap araştırmamda, dünya edebiyatının başyapıtlarından birisi olarak sürekli karşıma çıkıyordu. Okumaya karar verdiğimde, İstiklal Caddesindeki Aslıhan Pasajında bulunan tüm sahaflara sordum. Yok. Taksimde sorduğum bir sahaf, ‘boşuna ikinci el arıyorsunuz, Canetti’yi okuyan hiç kimse kitabını satmaya kalkmaz, hatta her 10 yılda bir okur benim gibi’ dedi. Merakım daha da arttı tabi ki. Kitap hakkında sohbet ettik. Sahaf, okuyun, okuyun da bir kadının kocasını ne hale getirebileceğini görün’ dedi.

Sel yayınlarının baskısını aldım. Öncelikle yorumuma kitabın çevirisini yapan Ahmet Cemal’den bahsederek başlamak istiyorum. Böyle bir kitabın çevirisini hakkını vererek yapmak cesaret işi. Evet bence kitabın hakkını vermiş Ahmet Cemal. Ellerine, emeğine sağlık. Harika bir iş çıkarmış.

Oğuz Atay’ı da anmadan geçmeyelim. Ahmet Cemal’e kitabın çevirisini yapmasını öneren Oğuz Atay’mış. Ahmet Cemal’i şalgam suyuyla rakı içmeye davet eden Oğuz Atay, çantasından kitabın İngilizce çevirisini çıkararak, ‘bunun Almancasını getirterek en kısa zamanda çeviriyorsun’ demiş. İyi ki de böyle bir karşılaşma olmuş. Edebiyatımız, muhteşem bir esere kavuşmuş böylelikle.

Yazar kitabı bir yıl içinde yazmış ve bitirdiğinde 26 yaşındaymış. Nasıl olur diyorsunuz kitabı okurken. Bu yaşta böyle bir kitap nasıl yazılabilir?

Kitabın konusuna gelince……

Kahramanımız Prof. Peter Kien, evinde 25 bin kitabıyla yaşayan çok ünlü bir sinolog (Çin uygarlığını, dili, kültürü, dünü ve bugünüyle araştıran bilim insanı). İnsanlarla iletişim kurmuyor, çünkü kendisinin dışındaki herkes aptal ve cahildir. Konuşursa da kızarak, küfür ederek konuşuyor insanlarla.

Dünyaca ünlü bir bilim insanı olmasına rağmen, hiç  bir toplantı davetini kabul etmiyor. Meslektaşları kendisine çok saygı duyuyor, danışmak istiyorlar ama onlarla  da bir ilişki kurmuyor. Tam ifadeyle fildişi kulesinde bir bilim insanı ve aydın.

Babasından kalan miras ile geçiniyor. Bu nedenle para kazandırıcı faaliyete gereksinimi yok. Hayattaki tek akrabası olan ünlü jinekolog ve psikiyatr olan kardeşi ile de hiç görüşmüyor. Kardeşi kendisinin tam tersine oldukça sosyal ve etrafı tarafından sevilen biri.

Her şey, ev işleri için yardımcı bir kadın almasıyla değişmeye başlıyor. Sekiz yıl her şey normal seyrediyor. Kadın, tam da Kien’in istediği gibi davranıyor. Kitaplarına çok kıymet veriyormuş gibi yapıyor, tozunu dikkatle alıyor, gerekmedikçe ayak altında dolaşmıyor ve fazla konuşmuyor. Çünkü Therese, geleceğini garanti altına almak için Kien ile evlenmeyi kafasına koymuştur.

Kien evlenir ve kandırılma süreci başlar. Bu süreçte Kien olaylara dahil olmayarak kör olmayı, görmemeyi tercih eder. Kadın evi ve Kien’in parasını yavaş yavaş ele geçirir ve sonunda Kien’i evden kovar.

Kien için yeni bir süreç başlar. Sokakta zorunlu olarak insanlarla iletişim kurmaya başlar. En cahil insanların karşısında bile çaresiz kalır. Çevresindeki kişiler onun kitaba olan zaafından yararlanarak kandırmaya ve parasını çarpmaya başlar. Çok kötü koşullarda işletilen bir meyhanede karşılaştığı cüce ve kambur  Fischerle, her türlü yalanla, dolandırıcılıkla Kien’i ele geçirir.

Kitabı okurken ‘bu kadar da olmaz, bu kadar da inanılmaz ki her şeye’ diyorsunuz. Bazen gülüyor, bazen sinir olup dişlerinizi sıkıyorsunuz.

Muhteşem bir yapıt. Yorumlarda boşuna yüzyılın başyapıtlarından birisi dememişler. Sonuna kadar hak ediyor bu övgüyü.

 

 

 

Kumru ile Kumru; Tahsin Yücel

Tahsin Yücel’i çevirileri ile tanırız daha çok. Fransız yazınından çağdaş ve klasik yetmiş dolayında yapıt çevirerek edebiyatımıza önemli katkıda bulunmuş yazardır Tahsin Yücel. Madam Bovary, Goriot Baba,  Jane Eyre, Kamelyalı Kadın çevirilerinden bazıları.

Bu kitaptan önce, yazarın kendisinin yazdığı bir kitabı okumamıştım.

Ankara’da Kızılay’a gittiğimde mutlaka Karanfil Sokaktaki Kitapçılar Çarşısına uğrarım. Kitapçım Emre, her gittiğimde bir kitap önerir bana. Tahsin Yücel’i okuyup okumadığımı sordu. Okumamıştım. Elinde bu kitap vardı ikinci el.

Kitabı okumaya başladım. İki üç kez elimden bıraktım. En sonunda bitirdim.

Güzeller güzeli Kumru, iri yarı bir adam olduğu için kendisine Pehlivan denen Haydar ile  görücü usulü evlendirilir ve İstanbul’da yaşamaya başlar. Pehlivan, daha önceleri bir mafya babasının yanında koruma olarak çalışmıştır ancak bir daha geri dönmemek üzere büyük yemin ederek o işten ayrılır ve apartman görevlisi olarak çalışmaya başlar.

Önceleri  Pehlivan’a ısınamayan Kumru, daha sonra kocasını sever.  Biri kız diğeri oğlan ikiz çocukları olur. Sultan ile Hakan. Sultan’ın zihinsel sorunlarının olduğunu okulda öğretmeni fark eder. Hakan ise çok zekidir, sınıfın birincisidir. Sultan’ın durumu büyük bir yıkım olur aileye.

Kumru, evlere temizliğe gitmeye başlar, gittiği evlerde farklı hayatlar ve eşyalar görmeye başlar. Özellikle kendisine arkadaşça yaklaşan Tuna Hanım onu çok etkiler. Önce buzdolabı takıntısıyla başlar eşya tutkusu. sonraları artarak devam eder. Karısının taleplerini apartman görevlisi geliriyle karşılayamayacağını anlayan Pehlivan, büyük yeminini bozar ve mafya işlerine geri döner.

Kumru; tutkuyla bağlandığı eşyaların ve rahat yaşamın kendisine tutsaklık getirdiğini, unuttuğu insani değerleri çok sonra anlar.

Türk filmlerinin tipik bir senaryosu kitapta anlatılanlar. Hani vardır ya, Filiz Akın Emine iken saçlarını yaptırır makyaj yapar Mine olur… Kitabı beğenmedim diyerek kestirip atmanın, emeğe haksızlık olacağını düşünürüm hep. Ben sanırım Tahsin Yücel’i tanımak için ilk kitap olarak hatalı bir seçim yaptım. (Emre’yi suçlamayayım şimdi 🙂 ) Bunca klasik eser çevirisi yapan yazardan beklentim çok yüksekti belki de.

‘Ancak, anlamakta en çok zorlandığı şey Tuna hanımın salonunda koca bir duvarı silme kitap dolu rafların kaplaması, genellikle oturduğu koltuğun yanındaki sehpanın üstünde her zaman bir kitap bulunması ve telefonda konuşmadığı, televizyon izlemediği ya da bir iş yapmadığı zaman koltuğuna oturup ayak ayak üstüne atarak kitap okumasıydı; insan, öğretmen ya da öğrenci değilse, neden kitap okurdu ki?………..’

Kitaptaki en sevdiğim paragraftı. Böyle düşünen halen çok mudur ki memleketimde……..

 

Türk Promethe’ler – Cumhuriyet’in Öğrencileri Avrupa’da (1925-1945), Kansu Şarman

Türk Promethe’ler

‘“Sizi bir kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olup dönünüz!”

Atatürk genç Cumhuriyet’in umudu olan genç öğrencileri bu sözlerle Avrupa’ya yolcu etmişti.

Amaç Cumhuriyet’in bilim, teknik, sanat ve yönetim kadrolarını oluşturacak, çağdaş eğitimden geçmiş yeni bir nesil yetiştirmektir.

Türk Promethe’ler bu yeni nesilden kendi alanlarında öncü olan 40 kişinin Avrupa’daki öğrencilik günlerine dair anıları ve tanıklıklarından oluşuyor.’ (Tanıtım Bülteninden)

Kansu Şarman, mektup ve günlüklerden yararlanarak muhteşem bir eser ortaya çıkarmış. Kitapta, Sorbonne’de okuyan ilk Türk kadını ve Madam Curie’nin öğrencisi kimyacı Remziye Hisar, besteci Adnan Saygun, yazar Sabahattin Ali, kendi kuramıyla dünyanın ünlü matematikçileri arasına giren Cahit Arf, şair Cahit Sıtkı Tarancı, tarihçi Enver Ziya Karal, arkeolog Ekrem Akurgal gibi pek çok öncü ismin de bulunduğu kişilerin, Avrupa’daki öğrencilik yıllarında yaşadıkları anlatılıyor.

Projeden kısaca bahsetmek gerekirse....

Cumhuriyet’in ilanından bir yıl sonra modern eğitim dallarında yetişmiş eleman sıkıntısının giderilmesi için yetenekli ancak maddi durumları yeterli olmayan öğrenciler, branşlarında yüksek öğrenim düzeyinde ihtisas yapmaları için Avrupa’daki okullara gönderiliyor.

Proje, Atatürk’ün isteğiyle 1923 yılı hükümet programına konuluyor.

29 Ekim 1924’te yani Cumhuriyetin birinci kuruluş yıl dönümünde açılan Maarif Vekaleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı) Avrupa sınavıyla uygulama hayata geçiriliyor.

Projenin mimarları, iki Bakan, Mustafa Necati ve Hasan Áli Yücel.

Mustafa Necati’nin Avrupa Öğrencisine Mektubu’nun bitiş bölümü bir eğitim felsefesini özetliyor: ‘Seni aziz vatanın birçok umutlar besleyerek ne azim ve fedakarlıklarla gönderdiğini unutma. Ona göre çalış. Yolun açık olsun.’

Kitabı okuyunca gururun yanısıra hüzün de duyuyorsunuz. Öğrencilerin hangi koşullarda okuduklarına, nasıl başarılı olma tutkusu taşıdıklarına tanık oluyorsunuz.

Bence  herkesin, özellikle üniversite gençlerinin mutlaka okuması gereken bir kitap.

Bir başarı öyküsünün kitabı Türk Promethe’ler…..